KIZAN KIZSIN “KURTLAR VâDİSİ” Nİ YAZDIM…
Kurtlar Vâdisi dizisi hakkında genellikle “zararlı”, “kötü örnek” gibi ifâdeler okuduk, dinledik. Bu yazı, bir anti-tez geliştirecek değil. Amacımız, “aynı iş, ayrı amaçlara yönelik yapılabilir” fikrini savunmaktır.Yani “izleyene bakan” yönünü irdelemek istiyoruz. Böylece örtülü olarak bu diziyi izleyişimizi meşrulaştırmak mı istiyoruz? Net bir “hayır” cevâbı çıkmaz bu soruya…O zaman “Niçin İzlenir?” sorusunun bâzı cevaplarını da “diziye bakan” yönüne göre vereceğiz.
Gelin her ikisinden de önce “TV İzleme nedeni” üzerinde kalem oynatalım. Bu yazıda objektiflik kaygısı taşımıyorum.Subjektif olarak ben TV"yi “katık” olarak kullanırım. Yâni çayın, çerezin yanına görüntülü bir meze eklerim. Bu nedenle Hababam Sınıfı gibi, eski masalsı Türk filmleri gibi âilecek seyir malzemesi olmaya müsâit “izleti” lerin çarpık yönlerini pek kaâle almam.Hem izliyor hem çarpık diyorum, ne çelişki değil mi? Açıklayayım:
“Hababam Sınıfı Uyanıyor” filminde, Dîvân Şiirinden beyitler okuyan “Zühtü Hoca” nın dilini, öğrencileri ve öğretmen arkadaşları komik ve anlaşılmaz bulmuş ve “Çince mi bu ne?” diyerek dalga geçmişlerdi. Birkaç sahne sonra aynı uyanık (!) öğrenciler, içinde onların ifâdesi ile “Çince gibi” olan “ahvâl, nâmüsâit, tezâhür, müstevlî, gaflet, dalâlet…vs.”gibi kelimeler bulunan Gençliğe Hitâbe ile Zühtü Hocalarını, Kel Mahmut tiplemesi eşliğinde mat etmişlerdi. Ben, önce dalga geçtikleri kelimeleri kullanarak haylazlıklarını örtbas eden bu tutuma ad koymayı o uyanık kadroya havâle ediyor ve bu sevimli filmin bu yönünü, izleme esnâsında görmezden geliyorum. Ne acı değil mi? Önce alaya alıyor, ardından “sorsan çoğunu bilemeyeceği” ezbere kelimelerle karşılık veriyor… Tandoğan, Çağlayan…vs. gibi ulusalcı mitinglerde Gençliğe Hitâbe “günümüz” Türkçesi ile okunuyordu. Mitinge katılan ünlü bir dizi oyuncusu, önünde mikrofon okurken meselâ “vazîfe” yerine “ödev” demişti haberlerde izlerken. Hababam Sınıfı da böyle yapsa, davranışları en azından daha tutarlı olurdu değil mi? Ama ben o tutumları filmin komikliği kategorisine dâhil edip çayımı yudumluyorum.
Kurtlar Vâdisini izlerken de zararlı mesajları, yanlış pasajları filtreleyerek izlerim. Toptancı değil, perakendeciyim.Bir veyâ birkaç kusur yüzünden ne bir insanı, ne de bir diziyi ademe mahkûm edemem. Hababam Sınıfı filminde olduğu gibi. Alacağını al, kabuğunu bırak!
Herkes aynı diziyi aynı amaç izlemez dedik ya! Kontrol altındaki bilgi girişinden ziyâde, art niyet serpiştirilmiş “art” (sanat) kılıklı bilgi girişlerini kontrol edememekten korkmalı insan. İnsanlarla konuşurken ortak bir konu bulayım gibilerinden başlamıştım bu diziye; 20 küsürüncü bölümlerde…Kaç kişi ile Tv, maç, siyâset…vb. dışında konuşabiliyorsunuz ki?
İzlemeye başladığım günlerde, Süleyman ÇAKIR daha hayatta iken böyle yazmıştık:
“Televizyonda o kadar çok yerli dizi var ki, memleket nüfûsunun yarısı sanki dizilerde oynuyor.Hemen hemen her yaşa, her kesime hitâp eden yerli-yersiz diziler. Önce meslek, sonra şûbe itibâriyle “Kurtlar Vâdisi” kendisini tercih ettiriyor.Ama tahmin edersiniz ki, polis, elbette düzenli bir televizyon seyircisi olma lüksüne sâhip değil. Perşembe akşamı kaçırdığım bir bölümü sonraki Çarşamba tekrar yayınla telâfi edecekken bir telefon, yallah şûbeye; gece 02:00 "ye kadar bir çalışmayla, kısa metrajlısını oynadık. Beyaz işle kara para kazananlar…
Hayatta "zıtlıkların iç içe oluşu" hep düşünmeye değer gelmiştir. Bu dizide de çelişkili duygulara mahkûm insanların serüveni diziyi izlenilebilir kılıyor.Senaryo ustaca yazılmış, müzik diziyle uyuşuyor, olaylar gündemle senkronize hareket ediyor.
Böyle, bu dizide canlandırılan tipteki insanların tek faydası, erkek timsahların faydası kâbilinden; hani öğretmen sormuş öğrencilere,-En faydalı hayvan hangisidir?
Kimi “inek” demiş; sağılır , yenir, sütü içilir, dışkısından bile gübre yapılır….vs.Kimi “arı”dır; bal yapar demiş, kimi koyun demiş, denmiş , denilmiş….Bizim esas oğlan “erkek timsahtır!” demiş.
-Neden oğlum?
-Dişinin yaptığı timsah yumurtalarının çoğunu yer ve dünyâyı timsah istilâsından kurtarır…İşte, bu dizide hayal ürünü olduğu hemen jenerik bitiminde vurgulanan hayalî timsahların da rolü böyle, iç hesaplaşmalarla hayvanat bahçesinin nüfûsunu azaltıyorlar.
Diziyi izlemeye başladığımla, şûbeye geçiş ve yerel tatlı su mafyası arasındaki koz paylaşımının bileşkesidir bu yazı.Kısa bir süre “yer altı dünyâsı” nın sefâsını(!) sürüp,ardından dizlerine sıkılan iki fantastik mermiyle yer altındaki solucan popülasyonunu artırıyorlar.Ve ne yazık ki öyle bir özendiriyorlar ki kendilerini, kötü misal “emsâl” oluyor; mitoz bölünmeyle çoğalıyorlar; yumurtluyorlar…
Biyolojik tâbirlerle izâh yolunu seçmemiz, “organize” oluşlarından kaynaklanıyor; bunlar sürüngenlerdir; yeraltında yuvalanırlar; asalaktır, başkalarının sırtından geçinirler…Zoolojiden anlasaydım , daha neler yaptıklarını yazacaktım elbet.
Onlara ve o ayardaki insanlara “korkusuzum!” dedirtebilen, onların dışındakilerin korkusudur.Onların “baba” oluşu, yüksekliklerinden değil, alçaklıklarına göz yumulmasındandır.Yoksa değil "babalık" yapmak, üvey evlât muamelesini bile çok görürler.”
Böyle yazmıştık yıllar önce…Yıllar geçti hâlâ izliyoruz, bâzen internetten bâzen tv den…
İzledim, sansasyon târihimiz hakkında önemli bilgiler edindim.Mâlûm, en gerçekçi diziler, karakterlerinin “hayâl ürünü” olduğu yapımlardır.
İzledim, “her önüne konana inanan” tefrite açık zihinlere, olumlu bir paranoya kazandırdığını gördüm.Gerçi bu sefer “her olayı sorgulamakta” ifrata kaçanlar da vardı ama, sorgulamak, sazanlamaktan iyidir.
Ömer Baba"nın terapi seansları için izledim.Derin haberler denen “sığlık” larla uğraşan Hikmet"e “adam bir dağa davulcuyu, diğer dağa zurnacıyı koymuş;davul-zurna meraklısı köpeği bir o dağa bir bu dağa gideyim derken çatlayıp ölmüş” diyerek adrenalin müptelâlarına “sükûnet, temkîn” aşılamasını sevdiğim için izledim…
İzledim, bu dizinin karakterleri az ve öz konuşuyorlar. Üç cümlelik merâmını beş paragrafta anlatamayan vakit kâtillerine tercih ederim. Gerçi bunlarda da kâtil var ve fakat film icâbı…
Susmayı biliyor bu dizinin kahramanları…Sessiz insanlara olan zaafım izlettiriyor biraz da bu diziyi.Dahası gözlerini konuşturmayı da bilenler var. Merhûm Mehmet Karahanlı" yı çok takdîr ederdim bu yönleri ile. Oğlu Efe de kendisine benziyor.
İzliyorum, çünkü bizim gibi okumayan, kâhir ekseriyeti zâhir ile uğraşan (meselelere yüzeyden bakan) bir topluma“bunlara verilirse böyle mesaj verilir” dercesine ustaca bir taktik izlediği için…
İzledim, çünkü senaryo, vecîzeler armonisi.
İzliyorum, çünkü “öğüt almasını bilene” uyuşturucu, terör nefreti de aşılıyor.
İzliyorum, çünkü “yahû sen polissin, bu diziyi nasıl översin?” cilere aldırış etmiyorum.Zîrâ, bizzat Polis Akademisi Dergisi bu diziyi hem de en tartışmalı dönemlerinde dâvet etmiş ve ödüllendirmişti. Üstelik polis âmirleri “Polat” la resimler çektirmişti.
İzliyorum, çünkü bu dizi “Magdelana” ise “ilk taşı günâhsız olan atsın!” diyorum…
İzliyorum, çünkü bu dizi seviyesiz aşk dizilerinden değil…
İzliyorum, çünkü bu dizi argolu-küfürlü konuşmayı “espri” diye dayatmıyor.
Şiddet pompalıyor mu diyorsunuz? Ona da şöyle demiştik:
Medyanın en çok eleştiri aldığı şu “mafyaya özendirme” konusu yanlış olmasa da eksiktir.Evet , Polat Alemdar dizide , adamlarına “mafya olmamak , düzenli , sıradan bir insan olmak” konulu öğütler veriyordu…Bu , dizi içine serpiştirilmiş “günâh çıkarma âyinleri” nin beyhûde oluşunu ispatlamak hiç zor değil.Neden mi?Kim kendisini o dizideki nasihat dinleyen mafya adamı yerine koyuyor ki?Kim katledilen mafya üyeleri ile empati yapıyor ve pisi pisine ölebileceğini aklına getiriyor ki?
Emin olun %99 umuz , kendimizi görmüş geçirmiş öğüt veren mafya babası yerine koyuyor ve yola öylece devâm ediyoruz… Biliyoruz ki , suç işlememek konusunda azmi olana , değil medya, dünyâ toplansa bir maket bıçağı bile tutturamaz…Çocuk Suçluluğu sâdece bir kavramdır, “âile suçluluğu” ise gerçeğin ta kendisi…
Sonuç olarak ne diyeceğiz? Herkes izlemeli mi? Yoksa yasaklanmalı mı?
Hiçbiri….İnsan, hayatında barındırması gerekenleri barındırsın, bakalım bu diziye senaryo ve ekmek çıkıyor mu?İnsan, zararlı olanlardan vazgeçsin, bakalım “yasaklamak” gibi iştâh artırıcı “boomerang” lere gerek kalıyor mu?
Sen “vâdi” ne dönene kadar daha çoook “kurtlarla dans” edersin!
* Bir gün pazar yerinde farisiler, Nasıralı’ya (Hz.İsâ) bir oyun hazırlamışlardı. Fahişelik yapan Maria Magdelana’yı yakalayıp Nasıralı’nın önüne atmıslardı. Nasıralı’dan ona ceza verilmesini istiyorlardı. Eğer Nasıralı herhangi bir ceza verecek olursa kendi savundukları ile ters düşecek ve felsefesi yerle bir olacaktı. Diğer yandan, eğer ceza vermez ise fahişeliği onayladığı düşünülecek ve halkın gözünden düşecekti. Maria’yı onun ayakları önüne attılar. “Bu kadın atalarımızın yasalarına karşı geldi, bu kadın fahişe, cezasını senin vermeni istiyoruz“. Nasıralı yüzü gözü kan, toprak, tere bulaşmış yüze baktı. Bu yüz ona ne kadar da yakın gelmişti. Nasıralı bu yüzde kendini ve bütün insanların yüzünü gördü. Yüzyılların acısını, sahipsizliğini, çaresizliğini gördü. Farisilerin önderi konuşmaya başladı. “Cezasını sen ver”. Nasıralı İsa göğe baktı; birşeyler mırıldandı; sonra farisilere döndü. “İçinizde hiç günahı olmayan ilk taşı atsın’’ dedi. Farisi önderler bu garip öneri karşısında şaşkına döndüler ve geri çekildiler.