Demokratik ülkelerde, insanların toplantı ve gösteri yürüyüşleri düzenleyerek hak aramaları, kamuoyu oluşturmaları en doğal haklardan biridir. Demokratik olduğu yazılı metinlerde kabul edilen ülkemizde de bu hak aynı şekilde vatandaşlara sunulmuştur. Ancak, demokrasi sadece yazılı metinlerden ibaret bir durum değil, bir zihniyet meselesidir. Bu zihniyet, bizim anayasamızda “ancak kanunla sınırlanır”, kanunlarımızda “yönetmelikle düzenlenir”, yönetmeliklerimizde “genelgelerle açıklanır”, genelgelerimizde “uygulanır”, uygulamalarımızda da “bitmeyen bir kavga” olarak kendini gösterir. Bu öyle bir “toplumsal kavga”dır ki, gösterici, polis, yargı, medya tarafları arasında yaşanır ve neticede kimseye faydası olmaz.
Ülkemizde, Osmanlı’dan beri “isyanlar” şeklinde gerçekleşen toplumsal hareketler, 1950’lili yıllardan itibaren adeta “kurgusal toplumsal olaylara” dönüşmüştür. Özellikle batı ülkelerinde çeşitli grupların seslerini duyurma aracı olarak ortaya çıkan toplumsal olaylar, ülkemizde bir çatışma aracı olarak yaşanmaktadır. Bu çatışma yıllardır göstericilerle polis (genel kolluk) arasında yaşanırken, son yıllarda medya ile polis arasında yaşanan bir çatışmaya dönüştürülmektedir. Bu çatışmayı daha iyi anlamak için son yıllarda gerçekleşen, büyük gürültü koparan ve Avrupa Birliği’nden “fırça” yememize neden olan 2005 yılındaki Dünya Kadınlar Günü olayını hatırlamak gerekmektedir.
Medyanın, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla 6 Mart 2005 tarihinde Beyazıt’ta gerçekleşen olayı “genel oluşumun içinden ayırarak özel bir kurgulamayla” (ÖZGEN, 2005:159) vermesi, toplumsal olaylarda polise uygulanan “medya şiddetine” en önemli örnek olarak tarihe geçmiştir. Bu eylemde polis, bir provokasyonla karşı karşıya olmasına ve yasadışı örgüt üyeleri ve sempatizanlarından oluşan bir gruba karşı yasal bir sorumluluğu yerine getirmesine rağmen büyük bir medyatik linç kampanyasına hedef olmuştur.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün, “eyleme yasalar çerçevesinde müdahale edildiğini, grubun nasıl bir yapıya sahip olduğunu, kimsenin onaylayamayacağı görüntülerin oluşmasında kusuru bulunan polislerin sayılarının ne olduğunu, bunların tespit edilerek gereken soruşturmanın yapılacağını, bundan dolayı halktan özür dilendiğini” ifade eden bir basın bildirisini ancak ertesi gün akşamında sunabilmesi tek taraflı yayınların sebeplerinden birisidir, ancak medyanın objektiflikten uzak bir yayın politikasıyla olayı sunduğu unutulmamalıdır.
Yine, 2007 yılındaki 1 Mayıs olaylarında da problemin neden kaynaklandığı ya da sendikaların ve yasadışı örgütlerin “Taksim inadı” sorgulanmadan polisin müdahalelerine odaklanılmıştır. 1 Mayıs 1977’de yaşanan kanlı provokasyonla birlikte, devletle sendikalar ve yasadışı örgütler arasında adeta “kutsal bir alan” olan Taksim kavgası yaşanmaktadır. Bu kavgayı sona erdirecek esas nokta, aslında bu sürecin ve “kutsallığın” sorgulanmasında yatmaktayken, gelip birkaç polisin ölçüsüz müdahalesi üzerinden medyanın Emniyet Teşkilatı’na uyguladığı şiddete takılmaktadır.
2008 yılında da “ 1 Mayıs Taksim İnadı” kendini tüm yönleriyle göstermiş ve geçen yılın kopyası olarak ama medya boyutu biraz daha şiddetli yaşanmıştır. Sokaklarda göstericilerle polis arasındaki çatışmalardaki şiddetin dozu geçen yıla göre önemli oranda düşmüşken, medyanın polise uyguladığı şiddetin ayarı kaçmıştır. Bugün gelinen noktada dikkati çeken birkaç soruyu sıralamakta fayda var:
1- Her yıl 1 Mayıslarda sendikalar küçük gruplar halinde Taksim’de zaten anma yapabilirken neden kitlesel (yüzbinlerin katıldığı) bir eylemde ısrar edilmektedir?
2- Yasadışı örgütlerin hedeflediği amaçları sendikalar neden görmek istememektedir?
3- Medya neden “Taksim’de 1 Mayıs” konusunu hep işçilerle polis arasındaki bir çatışma gibi sunarken yasadışı örgütleri görmekten özellikle kaçınmaktadır?
4- Devlet, akılcı ve ileri görüşlü bir politikayla, neden bu çatışma noktasını da ortadan kaldırarak bundan sonraki yıllarda bu huzursuzluğu yaşamamızı engelleyemiyor?
Bu soruları akılda tutarak medyanın polise neden şiddet uyguladığının cevabını yine medya yöneticilerine havale edip, polisin bu konuda neler yapabileceğine değinerek makalemizi sonlandıralım.
Emniyet Teşkilatı’nda yıllardır medya ile iletişimin yetersiz olduğu konusunda çeşitli görüşler ortaya atılmaktadır. Bu konunun bir tarafı olarak Emniyet Teşkilatı’nın medya ilişkilerine gereken önemi vermediği açıktır. Burada medyanın önemini bilmemekten kaynaklanan bir problemden ziyade medya ile çağdaş, profesyonel bir iletişimi yönetecek kurumsal vizyon ve yaklaşım eksikliğinden bahsedilebilir. Mesela, 2003 yılı Kasım ayında İstanbul’da meydana gelen terör olaylarında yaşanan kargaşa halinin doğmasında medyanın olayları aktarma biçiminde yanlışlık olduğu gibi Emniyet Müdürlüğü’nün yerinde ve zamanında sağlıklı bilgi akışını sağlayamamasının da etkisi büyük olmuştur. Yine, 2005 Dünya Kadınlar Günü, 2007 1 Mayıs olaylarında da yeterince hızlı ve etkili olunamamıştır. Ancak, bu yıl daha hızlı bilgi ve görüntü akışı sağlanmasına rağmen medya kendi bildiğini okumakta sınır tanımamıştır.
Yukarıda dile getirilen hususları “Yapıcı eleştiriye her zaman açık bir kurum olduğumuza inanıyoruz ancak medyada çoğu zaman kıyasıya eleştiriliyoruz. Sizce bunun bir orta yolu yok mu? Bu konuda neler düşünüyorsunuz?” şeklindeki soru, bir iletişim uzmanına sorulduğunda alınan cevap, öncelikle kendimizin ya da kurumsal iletişim yapısının ve anlayışının değiştirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır (SAYDAM, http://guvenlik.iem.gov.tr/v2/www/index.asp?id=463&menu=2, erişim: 22 Aralık 2006):
Çok güzel bir soru. Köpek insanı ısırıyorsa sorumlu insan mıdır, köpek mi? Yani kasıtlı ve özellikle yıpratıcı bir tavır için aralarında anlaşmış bir medya yok karşınızda. Diğer yandan iletişimde en temel iki unsur vardır. Alıcı, yani mesajı alan, verici, yani mesajı veren. Alıcı ve verici arasındaki en önemli sosyal paydaşınız medya. Yani sizin söyleyeceğiniz mesajı aktarmadaki rol sahibi taraf, medya. Önce medyayı yanınıza alarak işe başlamak, kendinizi doğru ifade ederek, güvenlerini kazanmak, akıllarındaki olumsuz algıyı değiştirmek gerekiyor. Sonrasında görün bakın, karşınızda mı yer alıyor, yanınızda mı. Lafın özü, iş yine sizde bitiyor. Önce kendinizi doğru kişilere, doğru zamanda, doğru araçlarla ifade edip, algılamayı yöneteceksiniz. Ardından onları da yanınıza alıp, yürüyeceksiniz.
Bu algı yönetimini sağlamanın çok çeşitli yol ve yöntemleri vardır. Bunların başında, kurumların gazeteciler vasıtasıyla medyayla ilişkilerini iyi tutmaları gelmektedir. Bunun gerçekleşebilmesi için de gazetecilere yöneticilerle şahsen tanışma imkanı verilmelidir (OKAY; OKAY, 2003:36). Bu tanışmaların iletişime ve kaynaşmaya temel teşkil edeceğini bilmek gerekmektedir. Ancak, burada önyargılardan kurtulmak da hem medya mensuplarına hem de yöneticilere düşen önemli bir sorumluluktur.
Her ne kadar Kanal D’de yayınlanan 32. Gün programında sahneyi “yılmaz 1 Mayısçılara” bırakarak polisi orantısız ve ölçüsüz biçimde eleştirse de, son sözü yine de, 2 Mayıs 2008 tarihli Posta gazetesindeki yazısıyla Mehmet Ali Birand’a bırakalım: “Gelin, daha şimdiden gelecek yılın 1 Mayıs'ını düşünelim ve yine aynı kavgalarla karşılaşmamak için yapılması gerekenleri tartışmaya başlayalım. Son dakikaya bırakmayalım. “Canım, daha koca bir yıl var önümüzde. Kim öle kim kala. Zamanı gelince bakarız” demeyelim. Bu yıl yaşananlar bize ders olsun.”
Yararlanılan Kaynaklar:
1- Murat Özgen, “Emniyet Teşkilatında Halkla İlişkiler Çalışması İle Kurum Kimliğinin Oluşturulmasında İletişim Olgusunun Yeri ve Önemi”, Polis Dergisi, Ankara, Yıl:11, Sayı:43, 2005, s. 159
2- Ali Saydam, Güvenlik Şube Müdürlüğü Internet sitesinde yayınlanmak üzere yapılan röportaj, http://guvenlik.iem.gov.tr/v2/www/index.asp?id=463&menu=2, erişim: 22 Aralık 2006
3- Aydemir Okay, Ayla Okay, Halkla İlişkiler ve Medya, 2. Baskı, İstanbul, Yaylacık Matbaası, MediaCat Kitapları, 2003, s.36
4- Mehmet Ali Birand, http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=8838529&
yazarid=69