MUHBİR ve MUHÂBİR, İsmet KAPLAN
Aynı
kökten gelip farklı meyveler veren çok kelime ağacı vardır.
“Muhbir”
ve “muhâbir” de böyle iki kelimedir.
İkisi
de haber verir ve fakat biri “polise” ; diğeri “polisten”.
Demek
ismin “-e” ve “-den” hallerinden , hallerimizi açıklamaya çalışacağız.
Muhbir
, gayr-ı meşrû âlemde sörf yapar ve oradaki dalgalanmalardan polisi haberdâr
eder.
Teknolojinin
, yâni teknik tâkibin işsiz bırakmaya meylettiği bir kesimdir.
(Böylelerinden
birisi ile konuşurken ; kendi aralarında polise bilgi verenlere “anten”
dediklerini
duymuş , çok gülmüştüm.)Nice operasyonlar , ele geçirmeler ,
bunların
ele vermesi ile olur.
Muhâbir
ise , olaydan sonra devreye girer.
Polisin
“önleyici” ve “adlî” olması gibi…Muhbir vâsıtası ile ortaya çıkan nice
sansasyon ,
muhâbirlerin
ekmeği olur.Bu yazıya sevk eden sebep ; gazetelerde yer yer boy
gösteren
“polisin sorunları” ile ilgili haberlerdir.Bu “günah çıkarma sütunları”,
bana
, emperyal devletlerin , sömürdükten sonra bir âfeti bahâne ederek
bilmem
kaçıncı dünyâ ülkelerine yardım yapması gibi geliyor. “İyi hoş , hiç
yoktan
iyidir , kötünün iyisidir , bu da bir başlangıç sayılmalı” diyenlere
sükût
ederiz de , bu “medyatik ulûfeler” hep bir “kepçe ile alıp kaşıkla
vermek”
kabîlinden olunca pek önemsenmiyor.Zîrâ; görmüş müyüz ki;
köşe
yazarlarının , araştırmacı gazetecilerin ve de “bilcümle
polis
arz-ı halcilerinin” bu çarşaf çarşaf dilekçelerinin işleme konup
yol-su-elektrik
olarak geri döndüğünü.
Eğer
bir gün dilimden insanlara , “şikâyet etmek kastı” ile birkaç
cümle
dökülecek olursa, bunu bizzat “şikayet edenler” e atfen
söylerim.
“Şikâyetçiliği” , hak aramakla , sesini duyurmakla ,
demokratik
talep ile karıştırmayalım. Şikâyetçiliği
,
“kronik
memnûniyetsizlik” olarak anlıyorum ben.Nitekim , bir insan ,
sürekli
mevcut olana verip veriştiriyor ve de bir öncekini yere göğe
sığdıramıyor
ise , ahlayıp sızlandığı şartlar ortadan kalkıp da mırın kırın
etmeye
bu sefer yeni konular bulmuş ise, zincirleme ,
hep
yeni şikâyet halkaları ile holding şirketleri gibi bir hâl almış ise ,
elbette
o müştekî iflâh olmaz.Dermanı bulabileceği aynı yerde ,
yeni
bir dert ile flörte başlıyor çünkü. “Dirâyet” var ise “şikâyet” olmamalı bir
insanda….
Geçelim
diğer boyuta; şikâyet yapılan yer olan medya ,
polis
gibi değil ki seni alıp senin yaptığın gibi “Adâlet” e teslim
etsin
de sen de orada hak-hukuk arayasın! El elin eşeğini türkü
çağıra
çağıra arar.Sen eşeği kaybetmemeye , ve de neye
sâhip
olduğunu bil!Karnının doymayacağı yerde
aç olduğunu
söyleyince
“acındırmak” ile kalıyorsun , aş veren mi var?
Senin
telsizini dinleyip olaya koşanlar , derdini dinledikten
sonra
yardımına ne kadar samîmî koşuyorlar?
“Veren”
sen olmalısın; senin icraatlarının haberleri ile
onlar
“nan” (ekmek) yer , bu “nan” ı görmezden gelirler ise “nan-kör” olurlar.
Gele
gele yine insanın/polisin sâhip olduklarını en iyi şekilde kullanması ,
kazanmanın
aslında “kaybetmemek” demek olduğunun anlaşılması,
insanın
kendinden başka dostu değil ; kendinden başka düşmanının
olmadığının
anlaşılması ve bu “kendimiz” olan düşman
bertaraf edilmeden,
başka
tarafta dost aramanın sağlıklı bir yol olmadığına geliyoruz.
Demek
ki , “muhbir” diyerek daha çok kendi “hâl-i pür melâlimizden
haber
vereni” işâret ediyoruz. Bünyemizi istilâ etmiş gayr-i meşrû
örgütlenmeleri
çökertmek , bir başka ifâde ile…Polis isen ,
muhâfız
isen sâhip olduklarını muhâfaza et önce…
İş
böyle işleyip ışıldamadan seyrine girer
mi ki , “pas” lanmaktan şikâyet edip ,
“pas”
bekliyorsun karşı takımdan?
Yaşamak
, sıtmaya râzı olacak kadar ucuza satılamaz.
“Kendi
olayımız” ı öğrenmek için kendimizin “muhbir”i olalım,
“içimizdeki
düşmân” ı öldürüp , “muhâbir” lerin sunduğu sıtmaya
bel
bağlamayalım!
Haberlere değil , ihbarlara
endekslidir polis.